Fiyatlar ve Değerler
Bazıları her şeyin fiyatını bilse de, hiçbir şeyin değerini bilmez
Oscar Wilde
Sizin bir değeriniz var, sizin fiyatınız yok. Sizin aybaşlarında aldığınız bir ücretiniz var. Yaptığınız işin kalitesini ve niteliğini tanımlamak için üzerinize iliştirilmiş bir fiyat etiketiniz yok.
Gelin sizinle basit ama etkili bir çalışma yapalım. Bu uygulama için sadece iki adet boş kâğıda, bir kaleme ve rahatsız edilmeyeceğiniz sessiz bir mekâna ihtiyacınız olacak. Bu tür çalışmaların hepsinde eğitimlere katılan arkadaşlarımıza söylediğim bir şey var. “-Ne yanıt verdiğinizden öte, en önemli başarı faktörü dürüstlük, bu yapmış olduğunuz çalışma için sizden bir geri bildirim istemeyeceğim. Lütfen kendi kendinize karşı dürüst olun ve bu çalışmaları (pek ender yakaladığımız) bir yüzleşme fırsatı olarak görün.” Aynı uyarıyı tekrarlamış olayım size de. Elinizden geldiği ölçüde dikkatli ve samimi olun. İşe yarayıp yaramayacağı ile ilgili endişelerinizi bir kenara bırakın, “fayda” ve “etki” denen kavramlar böyle bir çalışma bağlamında kısa sürede ortaya konulamayabilirler.
Elinize boş bir kâğıt alın üzerine size maddi değerleri; parayı, altını vb. hatırlatacak bir resim çizin veya nesnenin adını yazın; para yazın, para resmi çizin, dolar işareti koyun, altın külçeleri çiziktirin artık hangisi size kolay gelirse. Sonrada bu kâğıda maddi anlamda sahip olduğunuz eşyaların önce isimlerini karşılarına da fiyatlarını yazın, bu şu kadar, şu saat bu kadar, bu araba bu kadar falan gibi.
Şimdi ikinci bir kâğıt alın ve üzerine bir kalp çizin, üzerine yazabileceğiniz büyüklükte kocaman bir kalp olsun. Bu sayfaya da yaşamınızda değer verdiğiniz insanların, sevgilerin, hislerin değerini yazın. Değer biçmekte zorlanıyor musunuz? Haklısınız, hâlbuki fiyatları yazarken pek zorlanmamıştınız.
Şimdi şunu düşünün “bir şeyin fiyatının o şeyin değeri ile alakası yoktur. Hayatınıza gerçekten katkı sağlayanlar muhtemelen hemen dibinizde, masrafsız ve kendini cömertçe paylaşan şeyler olacaktır.” Şimdi birinci kâğıdı yırtıp atabilir, isterseniz ısırıp yiyebilir veya çöpe atabilirsiniz. İkinci kâğıdı ise dörde katlayıp cebinize yerleştirin, arada sırada açıp bakın ki onları hatırlama ve yaşatma şansınız olsun.
Elmas değerli ama yakın akrabası kömür, evleri ısıtarak insanların yaşamasını sağlamasına rağmen sanki aynı oranda değerli değil. Uranyum çok değerli çünkü onunla insanları kitlesel olarak öldürmeniz mümkün ama ağabeyi baryum radyoloji alanında şifa dağıtmada kullanılmasına rağmen yeterince değerli değil.
Arz ve talep arasındaki bu ilişkiye dikkatinizi çekmek isterim. Bir şey çok olunca değeri azalıyor gibi görünüyor değil mi? Madem öyle çok olduğu, kolay bulunduğu düşünülen bunca şey örneğin; çığ gibi çoğalan insan, azalan zaman, kirklenen hava, yok olan su ne olacak sahiden?
Yaptığınız işin sizi ayakta ve dik tutma yönünde bir katkısı var mı? Size kendinizi iyi ve keyifli hissettirebiliyor mu? Hayatınızı kazanmayı sürdürdüğünüz işlerin böyle bir test sürecini geçip geçemediğini çok geç olmadan anlamakta fayda vardır.
Ne yapabilirim ki yetkinliklerim hayallerime yetişemiyor diyenlerdenseniz başınızı ellerinizin arasına alıp bir düşünmeniz gerekebilir. Neyi, daha ne kadar öğrenirseniz kendinizi tam ve mükemmel hissedeceksiniz? Biraz ondan biraz bundan, sizi tek ve eşsiz yapan hazineleri kendi kendinize, içinizin derinliklerinden kazarak, kazıyarak çıkartmazsanız hangi eğitim, hangi koç, hangi guru onları gün ışığı ile tanıştıracak? Ağzınızın tadı yerinde değilse, hangi şef, hangi mutfak, kaç Michelin Yıldızı yediğinizden keyif almanızı sağlayacak?
Bir zen ustasının dediği gibi, “size kapıyı gösterebilirler ama kendiniz açıp girmelisiniz.” Girmeyeceğiniz kapıyı aramanın, yemeyeceğiniz yemeği pişirmenin size ne hayrı dokunur ki?
Performans değerleme sonuçlarınız size ne olup bittiği ile ilgili bir fikir verir mutlaka, kariyer planınız (eğer varsa) nelere diş sıkmanız gerektiği ve neleri görmezden gelmeniz gerektiği konusunda size yol gösterir. Aynı ölçeği alıp şu uğruna savaş verdiğiniz kariyer planınızın üzerine koyun bakalım ne olacak?
Performans eşittir kariyer, kariyer eşittir maddi gelir türü hesapları tutarsız kılan bir değişken daha gözünüze çarpacak o zaman denklemde. Hisleriniz ve duygularınız.
Siz ne hissettiniz o çalışmayı ortaya koyarken, hesaplar hep olacak ve hesaplar genellikle kurumuş bir sokak simidi gibi boğazınıza takılan cinsten şeylerdir genelde. Bu çaba bunun içinmiydi yani? sorusunun aklınızın köşesinden şöyle bir geçmesini sağlayacak şeylerdir hesaplar ve rakamlar ömrünüzü ne uğruna harcadığınızı ifade etmede çok yeterli değildirler. Onlar dilsizdirler, sadece bir düzey belirtirler. “Filan filandan daha çok kazandı” derler. Bir eşittir ifadesidirler ancak gerçek olan bazı şeyleri asla eşitleyemezler.
O nedenle emeğinizin değerini ölçmek farklı bir çalışma gerektirir, o değer ne performans ölçümleme sistemleri ile, ne kariyer planlama çerçevesindeki ümütlerinizle, ne de rakamlarla ölçümlenebilir çünkü. Yaptıklarınızın sonuçlarına ilişkin gerçek mizan, sol memenizin hemen altındaki mücevherin üzerine kurulur. Yüz akı olarak bitirdiğiniz her işi varlığını bile fark etmediğiniz o mihenk taşına sürterek sınarsınız ve arkasından işini iyi yapan insanların huzuruyla yeniden ve yeniden işbaşı yapmak üzere, borunun, çalar saatin sesini beklersiniz.
Kalkın ve kendi yaşamınızın sorumluluğunu sadece fiyatlara bağlı bir hesaplamadan çıkartacak bir adım atın. Çalıştığınız işi, o iş sayesinde ürettiğiniz değerlere yönelik olarak sorgulayın. Ayakkabı üretiyorsanız onu giyecek insanları düşünün, ürettiğiniz ilaçlara gereksinimi olan hastaları, oyuncağınızla oynayacak olan çocukları ve her nerede ne tür bir iş yapıyorsanız hayatlarına anlam kattığınız insanları düşünün. Ürün veya hizmetinizle karşılaştıklarında yüzlerinde oluşacak olan hüznü, sevinci görmeye çalışın ve yüreğinizde oluşan şefkati hissetmeye çalışın.
O zaman yaptığınız iş basit bir iş olmaktan çıkıp dünyanın en önemli işine dönüşür. O zaman “tanrının şanına layık bir katedral yapmış olursunuz”, o zaman işinizin değeri ve bunun karşılığında aldığınız rakam birbirleriyle örtüşmüş ve helalleşmiş olurlar.
Yaşamınız için gayrete, himmete ihtiyacınız olabilir, birisinin sizin için dua etmesi, iyi şeyler dilemesi çok iyi de olur bence ama nasıl devam edeceğinize siz karar vermelisiniz. İradenizle hangi dağı devireceğinizi siz biliyorsunuz, başka kimse değil. Kitaplarda yazanlarla ilgilenin, yazanlarla değil. Canınız ne istiyorsa onu okuyun, kimi istiyorsanız onu dinleyin, hazırsanız hepsi işinize yarayacaktır, değilseniz Allah yardımcınız olsun size hiçbir şeyin yararı olmaz çünkü.
İnsanın yaşadığı sürece ayakta olması, yaşamının sorumluluğunu üzerine alması, kendisi, şirketi, ülkesi veya her kimin için yapması gerekiyorsa onlar için bir şey yapması gerekmektedir.
Kalkın ve değer verdiğiniz şeylerin ne olduğuna, neden orada olduklarına bir kafa yorun. Kalkın bir zahmet oturarak şekilden şekle soktuğunuz koltuklarınızdan ve dünyanın son buzullarını görmeye Antartika’ya, Kafka’nın evini görmeye Dublin’e ve göremez hale gelmeden, dünya gözüyle görüp hakkını vermek için evinize, çalışamayıp özleyeceğiniz günü düşünerek işinize gidin.
Ne’ye benden geçti artık derseniz, neyi ben yapamam artık derseniz o zaman kendinize yakından bir bakın. Yaşıyorsanız işiniz bitmemiştir.
Yaşıyorsanız yapabilirsiniz.
Salih Turhanlar
Yaratıcı Öğrenme ve Öğretme Teknikleri
Öğrenmeyi öğrenerek yaşam kalitesini artırmak, bildiklerini yenilikçi bir yaklaşımla sunmak isteyen kişiler ve kurumlar için tasarladığımız “Yaratıcı Öğrenme ve Öğretme Teknikleri Programı”nı 30-31 Mayıs tarihlerinde Yıldız Holding için uyguladık.
Katılımcılarımız, program süresince daha etkili öğrenme ve bildiklerini daha yaratıcı bir şekilde aktarabilme konularındaki yetkinliklerini geliştirme fırsatını bulurken, eğlenerek öğrenmenin mümkün olabileceğini deneyimlemiş oldular.
Akıl Evi Bahçeşehir Üniversitesi’ndeydi.
Akıl Evi olarak Bahçeşehir Üniversitesi’nin iş yaşamına hazırlanan öğrenciler için yenilikçi bir öngörüyle uyguladığı “İş Yaşamına Hazırlık” Dersine konuk olduk.
Yaratıcı düşünmenin, inovasyonun iş yaşamındaki etkilerini ve farklılaşmanın önemini vurgulama fırsatı bulduğumuz programda öğrenci arkadaşlarımızla; yaratıcı düşünmenin neden kolay ve neden zor olarak algılandığını, yenilikçilik için gereken teknikleri ve nasıl daha yaratıcı/yenilikçi bir insan olabileceğimiz konularını da tartıştık.
Hikâyelerin Gücü
Dinle ney’den kim hikayat etmede
Mevlana
Hikâyeler önemli araçlardır. Yazılı kaynaklar ve görsel iletişim malzemeleri ortaya çıkmadan çok önce insanlar kendileri ve kültürleri için gerekli olanları birbirlerinin kulaklarına fısıldıyorlardı. İletişim araçlarının her türlüsünün arzı endam ettiği günümüzde bile bir insanı gerçekten etkileyebilecek tek yol bence hala konuşacağınız kişinin gözlerine bakmak ve ona “size bir hikaye anlatmama izin verin lütfen” demektir.
Neden hikayelere ihtiyaç duyarız sorusuna şu yanıtı vermek mümkün. Hepimiz acı tatlı bazı hikayeleri dinleyerek büyüdük. Kulağımıza sevgiyle fısıldanan uykumuz geldikçe temposu yavaşlayan, ses tonu kısılan aile büyüklerinin anlattığı masalların ve hikayelerin ruhumuzda uyandırdığı huzuru bugün gözünüzü kapatsanız anımsayabilirsiniz. “Ne olur gerçek olsa masallar ya da biz masal olsak”
Yöneticiler hikayelerin gücünü en iyi kullananlar arasında yer alırlar. Bulundukları konum itibariyle dinleyici sıkıntısı çekmedikleri gibi hikaye ile kendi yaşamları ve deneyimleri arasında paralellikler kurarak bolca övgü de alırlar.
Eğitimciler de mesellerin gücünü bilirler ve dinleyicilerin ilgisini çekmek, anlatımlarını güçlendirmek içi sıkça hikayelere başvururlar. Bir öğretme aracı olarak ilk öğreticilerden bu yana kullanılsa da hikayelerin gerçek gücü bambaşka bir yerdedir. Bir hikaye, işe yararlığının ötesinde derin bir mana, tahmin edilemeyen bir son sunar insanlara, hayal gücünü gıdıklar ve insan doğasının katkısıyla beklenmedik sonuçlara yol açıverir.
Bir hikayenin başlangıç bölümü en önemli bölümüdür bence, yemek bitse de tatlı yesek diye acele edenlerdenseniz bu söyleyeceklerim size göre olmayabilir ama tadına doyulmaz bir başlangıç yapmak, ilk karşılaşma, ilk tanışma gibidir ki işte bu yüzden hiç unutmazsınız. Borges bu tür bir hikayeci örneğin, o kadar etkili bir şekilde başlıyor ki bence bitirilmese bile olur. Bazı hikayelerini bitirmemesinin nedeni belki de bu: “Yeterince iyi bitmeyecekse veya kum kitabı kadar sonsuz son seçenekleri arasında canımın istediğini hayal etme şansım varsa, neden zoraki, belki içimin hiç istemediği bir finale mecbur kalmalıyım” görüşü yüzündendir.
Şöyle bir başlangıcı hatırlayın örneğin: “Ölü ozanlar, kendilerini yaşamın özünü içmeye adamışlardı.” Veya “
İş görüşmelerinde işini iyi bilen seçme ve yerleştirme uzmanlarının “kendisi hikaye olan insanları” tercih ettiğini biliyoruz. Buradaki kullanılışıyla; asılsız, abartılı insanları, konuları anlatmak için kullandığımız “hikaye bunlar” türünden bir hikayeyi kastetmiyorum. Gerçek anlatacak şeyleri olan, anlamlı işler yapmış, anlattığı zaman kendine biçip giydiği yaşam üstünde iyi duran insanlardan bahsediyorum.
Her iki kutba da yürüyerek gitmeniz gerekmez bunu yapmak için, belki şuna benzer bir şeyler söylemeniz gerekir birisi size ısrarla “neden yaşadığını düşünüyorsun?” diye sormadan önce kendinize. “Ben insanlara ve işin kutsallığına inanıyorum. Evet, biraz tembelim. Hayatım boyunca bolca tembellik etmeye vaktim oldu. Ağaç altında oturacak, aklıma estikçe gezecek kadar vaktim hep oldu. Ama kendimle bu konuda mücadele etmeye hazırım ve şimdi sizin için de uygunsa biraz çalışmak istiyorum.”
Amacım sizlere kapı aralığında mülakat tüyoları vermek değil, hikâyelerin önemine dikkatinizi çekmek.
Bir hikaye kurgusuna sahip olduğunuzda daha az soruyla ve sorunla karşılaşırsınız. Kurumsal hikayeleri olan şirketler de daha uzun bir ömre, sağlam bir duruşa sahip olurlar. Ağızdan kulağa gerçek veya gerçeğe yakın ama kesinlikle kurum kimliğine hizmet eden hikayeleri anlatılır. En büyük reklam yatırımından bile daha kazançlı ve çok daha cana yakın, sıcak bir yaklaşım.
Hikayat, hikâyenin çoğuludur, hikâyeler bir araya geldiklerinde roman falan olmazlar, başka bir şey olurlar. Sait Faik’in hikâyelerini topladığınızda İstanbul olur mesela Adalar ve en çok da Burgaz Ada olur. Martılar, balıklar, balıkçılar, yaşama sevinci mutlaka olur beraberinde. Hikayat, sizin arkada bıraktığınız şeydir işte, bir nevi terekeniz. Arkada bıraktıklarınızın sizinle ilgili bildikleri ve anladıkları şeylerin özeti, yazılı olmayan vasiyetiniz. Yukarıda kullandığım şekliyle mesela deyip, sizi anlatan, gülmekten katılmaya veya hüzünden ağlamaya götüren çeşit çeşit hikâyeleriniz.
Bana sorarsanız arkanızdan sizin Obituary’inizi* yazacak olanlara güvenmeyip kendi hikayenizi dünyadayken, gözünüz görüyor, kulağınız duyuyorken kendinizin anlatması daha güzel. Soruları yanıtlama ve alkışlara karşılık bis** yapma şansınız bile olur bu şekilde.
Belki bu yazıyı okumanız biter bitmez, bir düşünür ve özünüzü anlatan kurguya bir el atarsınız, belki şu anda yaşadığınız hikayeyi yazmayı, seyrettiğiniz filme devam etmeyi canınız çekmiyordur. Olura hikâyedeki karakterlerden birine içiniz ısınmamıştır, belki senaryoda değiştirebileceğinizi düşündüğünüz bir repliğe canınız sıkılmıştır, bazıları kırk kere anlatmanıza rağmen hikayenin ruhunu kavrayamıyordur. Bunlara takılmayın. Harika hikâyelerin bazıları ilk anlatışta anlaşılmaz zaten.
İnsan eğitiminde kullanılan hikâyelerin ucu bucağı yok. Tarih boyunca inananlara anlatılan hikâyeler ve anlatıcılar var oldu. Siz anlatıcının kim olduğuna takılmayın, neden mesellerle anlattığını düşünün. Her dönemde insanlar bu şekilde aktarılanları daha çok dinlerler ve daha kolay kolay anlarlardı çünkü. Aktarılan öğretinin sadece beyine değil kalplere ulaşması için bu gerekliydi. “Onlara şu şehir halkını (Antakya) misal getir: Hani onlara elçiler gelmişti.”*** Ve diğerlerinde olduğu gibi.
Meselin içerisine yerleştirilmiş olan sembollerin anlamı zamanla açığa çıkar. Bu semboller ekildikleri yerlerde filizlenmeyi bekleyen tohumlar gibi içinizde kıpırdanarak beklerler. Biraz daha ışığa biraz daha ısıya ihtiyaçları vardır açılıp dünyayı emsali görülmemiş bir çiçekle tanıştırmak için. Bazı insanların geç anlaşılması, soğuk topraklarda çetin koşullara dayanabilen çiçeklerin açması bundandır. Siz iş dünyasından çekilip gitseniz de, yıllar sonra birisinin arkanızdan “evet, haklıymış” demesi bundandır.
Birçok kişi benzer şeyler anlatır ama bu anlatanların çok az bir kısmı gerçekten ulaşması gereken yere ulaşabilir yani kalbinize. Şimdi akıllı iş dünyası insanlarının yaptığını yapın ve bir hikaye yazın kendinize veya uyanık iş dünyası insanlarından biri olarak bir hikaye bulun, çevrede yaşanmış ve hala anlatılabilir dünya kadar güzel hikaye var ve lütfen dikkat edin iğreti, yakışıksız durmasın, başka birilerini hikayelerini yaşayanların eğitimleri tatsız, yaşamları bahtsız oluyor çünkü.
Veya inovatif iş dünyası insanlarından biri olarak kendi hikayeniz olun, siz hikaye olun ki çevrenizdekiler hayırla, hayıfla sizden hikayat etsinler.
Bir hikaye insana böylesi yakışır, size böylesi yakışır.
Salih Turhanlar
www.akilevi.com
www.salihturhanlar.com
* Ölen kişilerin arkasından yazılan kişinin yaşamı ve yaptıklarına ilişkin değerlendirme yazısı.
** Konserin veya oyunun sonunda alkışlara karşılık olarak tekrar sahneye çıkma.
** Yasin Suresi 13. Ayet
Not: Kurumsal hikayelerin nasıl hayata geçirilebileceği ile ilgili olarak bize yazın. Sizin kurumsal hikayat’ınızı birlikte yazalım.
Kale Kilit İle Yaratıcı Problem Çözme Teknikleri
Türkiye’nin lider kilit üreticisi Kale Kilit ile “Yaratıcı Problem Çözme Teknikleri” ile ilgili bir konferans gerçekleştirdik. Problemleri fark edebilmekten, çözebilmeye yapılabilecekleri birlikte ele aldığımız, probleme farklı bakış açılarından bakabilmeyi sağlayan verimli bir iki saat geçirdik.

![bahcesehir[1]](http://www.akilevi.com/wp-content/uploads/2011/05/bahcesehir1-285x300.png)